EDİRNE İL MİLLÎ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ

İl Millî Eğitim Müdürümüz Sayın Hüseyin ÖZCAN´ın 26 Mart Balkan Şehitlerini Anma Günü Mesajı

İl Millî Eğitim Müdürümüz Sayın Hüseyin ÖZCAN´ın 26 Mart Balkan Şehitlerini Anma Günü Mesajı

“Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?

Sevgili ecdâdının en son yeri.

Bir sıla isterdin a çoktan beri

Şimdi tamam vakti… uğurlar ola

 

Balkan’ın üstünde sızan her pınar

Bir yaradır, durmaz içinden kanar!

Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!

Gör ne mübârek yerler uğurlar ola.

 

Eş hele bir dağları örten karı: 

Ot değil onlar, dedenin saçları!

Dinle: Şehid sesleridir rüzgârı! 

Durma levend asker, uğurlar ola."

Balkanlar, 1299’da Osman Bey tarafından kurulduğu kabul edilen Osmanlı Devleti için nüfuzunu ve gücünü arttırdığı bir alan olmuştur.  Bir çok tarihçi,Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kurulduğunu ve buradan aldığı güçle Anadolu’nun fethini tamamladığını ileri sürmektedir ki bu iddia geniş çapta doğrudur. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve kökleşmesi Varna Savaşı sürecinde başlamış,150 yıl kadar sürmüş ve büyük kısmı Balkanlarda gerçekleşmiştir. Buna karşılık Osmanlı’nın çöküşü, Birinci Balkan Savaşı ile İkinci Balkan Savaşı arasında 35 yıl gibi kısa süre içinde gerçekleşmiştir. Dikkat çekici bir husus da Osmanlı Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti şeklini alarak, yeni bir kimlik ve felsefe ile dünyaya açılması yine Balkanlarda İttihat ve Terakki’nin 2. Meşrutiyeti gerçekleştirmesiyle başlamıştır.

Osmanlı, Balkanları fethederek, Moğolların zulmünden kaçan göçebe Türkmenlere yeni yaşam alanları yaratmış, bu sayede gücünü ve etkisini kısa sürede artırmıştır. Osmanlı bunu yaparken Moğolların yapmış olduğu tahribattan ve yağmadan Balkanları uzak tutmuş, buradaki  insanların kültürüne dinine, diline, yaşam tarzına dokunmamıştır.  Bunun en güzel ispatı da bu kültürlerin hala ayakta olmasıdır. Dolayısıyla Osmanlı’nın Balkan Halklarının etnik kimliklerini zayıflattığı ya da yıkıp ortadan kaldırdığı iddiası son derece yanlıştır.

Osmanlı’nın Balkanlara getirmiş olduğu bu yeni anlayış, önceki yönetimlerin baskıcı yönetim tarzından çok farklıydı.  Balkanların uzun yıllar  Bizans’ın baskısına  ve  zaman zaman yağmalarla neticelenen işgallere maruz kalması, bir güven ortamı sağlayan Osmanlı’nın tercih edilmesindeki en büyük etkenlerden biridir.  Bugün Ortodoks inancının ve kültürünün, Katolik baskısına karşı ayakta kalması da Osmanlı sayesinde olmuştur. Unutulmamalıdır ki İstanbul, Vatikan’a karşı ayakta duran Ortodoksluğun bu gün bile en önemli merkezidir. Hak ve adaleti temel prensip olarak kabul eden Osmanlı’nın tebaasındaki bütün halklara eşit davrandığı, bir tarihi hakikattir.  Topkapı Sarayındaki Adalet Kulesi ve yine Edirne’de Sarayiçi’nde bulunan Adalet Kasrı, bu anlayışın en somut göstergeleridir.   İstanbul’un fethi sırasında Bizans halkının “Latin peruğu yerine Türk sarığını” tercih etmesi de bu adaletten ayrılmayan Osmanlı’nın bu anlayışının bölge halkını ne kadar etkilediğini gösteren bir tercih olarak tarih kayıtlarına düşülmüştür.

Tarihçilerin “Osmanlı Barışı” olarak niteledikleri Osmanlı hakimiyeti dönemi, bölgenin en huzurlu dönemi olmuştur.  Çok farklı etnik ve kültürel yapının bir arada olduğu Balkanlar’da bütün bu farklı unsurları çatışma ortamından uzak tutarak yaklaşık 400 sene barış içinde yaşatmak, Osmanlı’nın  en büyük başarılarından biridir bana göre. Osmanlı sonrasında bölgede hiç bitmeyen savaşlar ve çatışmalar, bu barış ortamının bölge için ne kadar hayati bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim yakın dönemde dünyanın gözleri önünde yüz binlerce Müslüman, bu çatışmanın ortasında katledilmiş, büyük işkencelere maruz bırakılmıştır.

Bu gün Balkan devletleri, kendilerine bir geçmiş yaratmak adına Osmanlı’yı  kötüleyip, efsaneler üzerinden  yeni bir tarih inşa etmeye çalışsalar da ilmi çevreler, bütün bu karalamalara karşılık Osmanlı’nın oluşturduğu güven ortamı ile üretimde ve ticari hayatta büyük  bir canlılık sağlandığını, Balkanlardaki şehirleşmenin bu dönemde yaşandığını  ve bölgenin refah düzeyinin arttığını belirtmektedirler.

Bugün Balkan Savaşlarının sebepleri ve sonuçları üzerinde bir değerlendirme yapılırken bütün bu anlayışın dikkate alınması gerektiğine inanıyorum.  “Bütün bu gelişmelere rağmen neden Balkan Devletleri birleşip Osmanlı’ya karşı saldırdılar?” diyebilirsiniz. Osmanlı’nın son dönemlerde Balkanlar’da yaşadığı sıkıntıların kaynağı  elbette İmparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. asırda yaşamış olduğu sıkıntılardır.  Gücünü ve nüfuz alanını yitiren  bir İmparatorluğun tam anlamıyla bölgeye hakim olması elbette zordu. Osmanlı’nın kendi içinde yaşamış olduğu bu sıkıntılar ve yeni siyasi gelişmeler  Balkan savaşının en önemli nedenleri olarak kabul edilebilir.  Balkan Savaşları, Osmanlı idaresi sırasında kurulan Balkan Birliği’ne ve bu birliğin temelinde yatan dinsel, kültürel hoşgörüye son vermiştir. En azından Müslümanlar, dinsel farklılıklar ve Türkiye ile olan dil ve tarih bağları nedeniyle neredeyse tamamen yabancı olarak görülmüşlerdir. Ne yazık ki, Batı Dünyası da sıklıkla yinelediği insan haklarına saygı taahhütlerine rağmen, Balkan Müslümanlarının medeni ve insan haklarını korumak amacıyla düzenlenmiş Uluslararası ikili anlaşma ve sözleşmeleri değersiz kılacak şekilde Balkan Müslümanlarına karşı takınılan tutumları göz ardı etme eğiliminde olmuştur. 

Osmanlı’nın bu savaşta başarısız oluşu, büyük devletler tarafından bile şaşkınlık yaratmıştır. Bu başarısızlığın arkasında yatan en büyük neden elbetteki Meşrutiyet sonrası yaşanan siyasi gelişmelerdir.  Meşrutiyet’e destek veren Fikret’in bile “Kanun diye kanun diye kanun tepelendi” diye eleştirdiği bu dönemde yaşanan siyasi istikrarsızlığın ve şahsi çatışmaların, bu savaşı olumsuz bir şekilde etkilediği gerçeğini bugün herkes kabul etmektedir. 

Sultanlar Şehri Edirne ise, Balkan Savaşlarının sembol şehri olmuştur. Bu güzide şehir, kısa sürede Çatalca’ya dayanan düşman kuvvetlerine karşı 160 gün süren destansı bir savunmaya şahit olmuştur. 50 günlük bir müdafaa planına göre  tedarik edilmiş erzak ve cephaneye rağmen 160 gün  boyunca   şehri koruyan  Şükrü Paşa’nın kahramanlığı, bütün dünya tarafından alkışlanmıştır. 160 gün boyunca süpürge tohumundan ekmek yaparak bu savunmaya karşı direnen ve  Şükrü Paşa’ya her türlü desteği veren Edirne halkının bu başarıdaki rolü, elbette takdire şayandır.  

Mehmet Şükrü Paşa, beklenen yardımın gelmemesi üzerine  Türk milletinin onurunu yere düşürmeden teslim olmuş, bu komutanın eşsiz savunması,  Türk milletinin nezdinde kendisine büyük bir saygı gösterilmesine sebep olmuştur. Bulgar tarafından bir kahraman gibi karşılanması, bu onurlu duruşun neticesidir.

Edirne’nin muhasara edilmesi ve neticesinde Bulgarların eline geçmesi bütün yurtta bir şaşkınlık ve infial yaratmıştı.  Osmanlı’nın bu tarihi başkenti artık  Bulgarların eline geçmişti. Bu durum Osmanlı’da siyasi  bir krize dönüşmüş ve Sadrazam görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Fakat sevindirici olan Vatan toprağından koparılan Edirne’nin kısa bir süre sonra tekrar vatan toprağına kavuşmasıdır. Edirne, Osmanlı Hükümetinin üzerindeki ölü toprağından silkelenmesinin de “ilhamı” olmuştur. Edirne’nin geri alınışı bütün yurtta coşku ve heyecanla karşılanmıştır. Bulgarlar 19 Temmuz 1913’ten itibaren Edirne’yi “geldikleri gibi” boşaltmaya başlamışlardır.

Balkan Savaşları sırasında Türklerin uğramış olduğu zulüm ne yazık ki dünya  devletlerinin ilgisizliğinin kurbanı olmuştur. Şehrini kahramanca savunan halka ve askerlere büyük bir zulüm uygulanmıştır. Edirne de Tunca Adasında 5000 esir Türk askeri katledilmiştir. Sarayiçi’nde 15000 esir Türk Askeri ve 5000 ahalinin ekserisi açlık, süngü darbeleri ve kurşunla şehit edilmişlerdir. Yabancı kaynaklarda bu durum şöyle anlatılır:

”Esir efrat, ağaç kabuklarını ateş yakmak için değil, çiğnemek, gevelemek için kopardılar. Evet… Bedbaht Türk askerleri yediler, ellerine ne geçtiyse yediler ve öldüler.  Dizanteri, o kadar müthiş felaket verdi ki , Bulgarlar, kolera var..” diye kaçtılar. Yalnız Sarayiçi’nde köprübaşında nöbetçi bıraktılar. Hâlbuki hastalık, metid bir gıdasızlık üzerine soğuk ve açlık idi. Sarayiçi’nde sağ kalanlara çadırlar, ölenlere de oradaki taş sütunun şark tarafındaki saha, ebedî bir medfen oldu.”

Türk evlerinin kafes arkasında korku ile bekleşen kadınların gölgelerini sezen askerler, tekme ve dipçik darbeleriyle içeriye saldırdılar. Ellerine ne geçerse aldılar. Mücevher, halı, elbise, ayna ve her şey… Her tarafta açlık başlamıştı. Selimiye’nin kapısında ve Konak Meydanı’nda Bulgar ordusu ekmek dağıtıyordu. Ancak “dağıtmayı” sadece kelime olarak kullanmak daha doğru olacaktı. Feracelerin altında ağlayan çocuklarını susturmayı bile unutan kadınlar, ekmek verilen arabaların kapısında hakaretin her türlüsüne şahit oluyorlardı. Ertesi gün bunun neticesi görüldü. Aylardır sadece süpürge tohumu yemiş olan bu gururlu insanlar, Bulgarların dağıttıkları ekmekleri almaya gitmediler bile… Malzeme ellerinde kalmıştı. Askerî yenilgi, gururun zafer kazanmasını önleyememişti.’’

Pierre LOTİ, Edirne’ye yolculuğunda yollarda sağda solda gördüğü insan cesetlerinden başka kimsecikleri görmediğinden, Havsa’ya vardıklarında su kuyularından insan cesetlerini çıkartmaya çalışan korkmuş birkaç kişiye rastladığından bahseder. İzlenimlerini birçok defalar batı basınında paylaşır. Avrupa ve Rus basınına demeç veren gazeteciler, askeri ve sivil gözlemciler de benzer manzaraları sadece Trakya’ya dair değil, tüm Balkanlar panaromasından duyurmaktadır. 

Evet bizler bile ne yazık ki bütün bu zulümlere sağırız.  Bir türlü bu öldürülen yüz binlerce Türkü, tehcir edilen bir milyon Türkü görmek istemiyoruz. Tıpkı 93 Harbinde yaşadıkları topraklardan koparılarak sürgün edilen bir buçuk milyon Türkü görmediğimiz gibi… Bilmiyorum kaçımız şu anda süngülenen dedelerimizin iniltilerini duyuyoruz. Ömer Seyfettin’in Beyaz Lale başta olmak üzere  bu dönemi anlatan hikayelerini kaçımız okudu. Hakkın Sesleri’nde Mehmet Akif’in Balkan Savaşları sırasındaki haykırışından kaçımız haberdar.  Yazının başında yer alan şiir   bu dönemde yazılmış: “Ot değil onlar dedenin saçları” diye bu hisli yürek olmasa belki de bu trajedinin farkında bile olmayacağız.

Akif dönemindeki insanların bu ilgisizliği karşısına feryat ederken, Edirne Kahramanını esaret dönüşünde adeta halktan kaçırarak evinde yaşamaya mecbur eden dönemin yetkilileri elbette kendi sorumluluklarını bu kahramanın omuzlarına yüklemenin  telaşını yaşıyordu. Fakat bu gün başta Edirne halkı olmak üzere bütün Türk milleti bu kahramana layık olduğu değeri vermektedir. Bunun en iyi göstergesi de elbette Erzurumlu bu vatan kahramanının Edirne’de ki anıtıdır.

Balkanlarda yaşanan zulme tanık olmak istiyorsanız mutlaka Emine Işınsu’nun Azap Topraklarını okuyun,   Balkan Türklerinin hangi şartlarda  “Ak Topraklar”a kaçmak zorunda kaldıklarına tanık olun.  Bugün Türkiye’nin   nüfusunu ciddi anlamda bu muhacirlerin torunları oluşturmaktadır. Selanik’te doğan ve doğduğu şehirlerin  düşmanların eline geçtiğine tanık olan Gazi Mustafa  Kemal’in ve onun silah arkadaşlarının Milli Mücadelede göstermiş oldukları eşsiz mücadelede, Balkan savaşlarında yaşanan trajedinin etkisi o kadar fazla ki…Vatansız kalmanın ıstırabını onlar kadar daha iyi anlayan başka kimse yoktur sanırım.

Balkan Savaşlarının 103.Yıldönümünde bütün bunları intikam arzusu ile dile getirmiyorum. Türk milletinin bu savaşlarda yaşadığı trajediyi dikkate almadan Birinci Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşında yaşanan olayları anlamanız mümkün değildir. Hiç bir tarihi olay tek başına bağımsız bir olay gibi değerlendirilemez. Bize düşen Balkan Savaşlarını, öncesi ve sonrası ile değerlendirmek, sebep ve sonuçlarını gözden geçirmek ve buna göre gelecek adına bir strateji oluşturmaktır.  Tarih bilimi geleceğimize yön vermediği sürece hiçbir anlam taşımaz. Bakın, Atatürk 1931 yılında İkinci Balkan Konferansında Ankara’da ne diyor; “… denilebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti dahil olduğu halde son asırlarda vücut bulan bugünkü Balkan devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun yavaş yavaş parçalanmasının ve nihayet tarihe gömülmesinin tarihi neticesidir. Bu itibarla Balkan milletlerinin asırlara şamil müşterek bir tarihi vardır. Bu tarihin elemli hatırları varsa da, onlara sahip olmakla bütün Balkanlılar müşterektir.” 

Her ne olursa olsun, Balkanlar’ın, tarihin acılarını, küskünlüklerini ve intikam duygularını bir yana bırakarak geleceğe yeni, insani ve barışçı bir gözle bakması gerekir. Son Balkan Savaşı’ndan sonra geçen kanlı, acıklı 103 yıllık acı tecrübelerden sonra gelecek yüzyılların Osmanlı idaresi zamanında olduğu gibi barış, hoşgörü ve kardeşlik içinde geçmesini beklemek yerindedir. Türkiye bu amacı gerçekleştirebilirse hem dünyada hem de bu bölgede büyük itibar kazanacağı gibi kendi güvenini ve ekonomik gelişimini daha da sağlama bağlayacaktır. Zira Balkanların en büyük ve güçlü ülkesi Türkiye’dir. Balkanlarda etki sahibi olmak için Türkiye stratejik, ekonomik, kültürel ve demografik bir çok unsura sahiptir.

 

Bu vesile ile başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Balkan Savaşlarında mücadele eden gazilerimizi ve şehit olan bütün kahramanlarımızı minnet, şükran ve rahmetle anıyorum.

Çavuşbey Mah.Hükümet Aralığı No4 Vilayet yanı Edirne - 284 212 61 22

MEB © - Tüm Hakları Saklıdır. Gizlilik, Kullanım ve Telif Hakları bildiriminde belirtilen kurallar çerçevesinde hizmet sunulmaktadır.